Tesadüfler Tesadüf Değil | Jung’un Eş Zamanlılık Teorisi
Yıl 1973. Ünlü aktör Anthony Hopkins bir kitabın uyarlaması olan yeni bir filmde başrol oynamak üzere imza atar. Filmin adı Petrovkalı Kız. Hopkins çekimlerden önce bu kitabı okumak ister ancak kitabın baskısı tükenmiştir. Londra’da bütün sahafları ve kitapçıları gezer ancak ne yazık ki kitabın hiçbir kopyasına ulaşamaz. Hayal kırıklığıyla metro istasyonunda eve dönmeyi beklerken yanındaki bankın üzerinde unutulmuş bir kitap görür. Kitabı merakla eline alır. İnanması güç ama bu kitap Anthony Hopkins’in aradığı o kitaptır. Buna büyük bir şans der ve kitabı yanına alır. Hikaye burada bitseydi eğer büyük bir tesadüf deyip geçebilirdik. Ama asıl inanılmaz olan olay iki yıl sonra yaşanır. Kitabın yazarı George Feifer sete gelir ve Hopkins ile sohbeti sırasında ne yazık ki içinde kendi el yazısı notlarının da bulunduğu kitabın tek şahsi kopyasını bir arkadaşına ödünç verdiğini ve o kişinin de Londra’da bu kitabı kaybettiğini anlatır. Hopkins bu durumdan şüphelenir, odasına gider. İstasyonda bulduğu o kitabı getirip yazara uzatır. Yazar sayfaları açtığında gözlerine inanamaz. Çünkü bu kitap yazarın yıllar önce kaybettiği kendi şahsi nüshasıdır. Çok ilginç değil mi? Birçok insana göre sıradan bir tesadüf açıklamasını biraz zorlayan bir olay. İşte analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung bu tarz durumları oldukça ilginç buluyordu. O bu durumun basit bir rastlantı olmadığını düşünüyordu ve bu duruma bir isim koymuştu. Synchronizität yani eşzamanlılık. Bugün Jung’un neden böyle bir kavram geliştirdiğini, neyi kastettiğini, ünlü altın böcek vakasını ve bilim dünyasının bu kavrama neden mesafeli durduğunu konuşacağız. Hazırsanız rüyaların ve anlamlı rastlantıların dünyasına bir giriş yapalım. Jung yaşamda öyle anlar olduğunu fark etti ki, dış dünyada gerçekleşen bir olay ile iç dünyamızdaki bir durum kusursuz bir uyumla eşleşiyordu. Aralarında hiçbir neden sonuç ilişkisi yoktu. Ama aralarındaki anlam bağı o kadar güçlüydü ki bunu yalnızca olasılık hesaplarıyla açıklamak yetersiz kalabilirdi. Jung’a göre eşzamanlılık, nedensel olarak birbiriyle bağlantılı olmayan iki ya da daha fazla olayın kişi açısından anlamlı bir şekilde bir araya gelmesidir. Hatta bununla ilgili çok ünlü bir altın böcek hikayesi vardır. Jung’un her şeyi rasyonalize etmeye çalışan, mantığa bürüyen, duygularını bastıran, bu yüzden de terapide pek de ilerleyemedikleri kadın bir danışanı vardır. Bu kadın danışan bir gün Jung’a bir rüyasını anlatır. Kadın rüyasında kendisine altın bir skarabe böceği hediye edildiğini anlatır. Tam bu rüyayı anlatırken Jung arkasındaki pencerede bir tıkırtı duyar ve dönüp pencereyi açtığında içeriye girmeye çalışan bir böceği havada yakalar. Avucunu açtığında ise gözlerine inanamaz. Çünkü bu böcek yeşil altın rengi karışımıyla parıl parıl parıldayan skarabeye çok benzeyen bir böcektir. Jung böceği kadına uzatır ve şöyle der rüyanızdaki böcek danışan bu tesadüften oldukça etkilenir ve o günden sonra rasyonelliği biraz kırılmaya başlar ve kendini açmaya başlar. O günden sonra gerçekten de terapide bir dönüşüm yaşar ve adeta bu sürecin sonunda yeniden doğar. Peki Jung için neden bu sıradan bir tesadüf değildi? Çünkü Jung mitolojiye ve kadim sembollere oldukça hakim bir psikiyatrdı. Kadının rüyasında gördüğü altın skarabe böceği, Antik Mısır’da yeniden doğuşun, dönüşümün, güneşin döngüsel hareketlerinin sembollerinden biriydi. Jung’a göre danışanının bilinçdışı ona yeniden doğuşun, dönüşümün zamanının artık geldiğini, kabuğunu kırması gerektiğini rüyaları yoluyla fısıldıyordu. Evren ise bu içsel mesajı somutlaştırıp tam o saniyede pencereye taşımıştı. Jung bunu zihin ile madde arasında derin bir bağın işareti olarak yorumladı. Tabii Jung’un bu olaylara böyle bakmasında biraz da dindar bir ailede büyümüş olması ve çocukluğunda yaşadığı sıra dışı, hatta bazılarınca belki paranormal olarak adlandırılabilecek bazı deneyimler yaşamasının da oldukça etkisi var. Tüm bunlar onun gördüğümüz gerçekliğin ötesine, metafizik konulara biraz daha yakın birisi olmasını sağladı. Hatta Jung daha sonraları Birinci Dünya Savaşı öncesi savaşla ilişkilendirilebilecek bazı yıkım rüyaları gördüğünden de bahsederdi. Jung üç tür eşzamanlılık belirlemişti. Bunlardan birincisi içsel bir deneyimle, yani bir düşle, bir düşünceyle, bir duyguyla eşzamanlı olarak gerçekleşen bir dışsal olaydı. Örneğin aklınıza gelen birinin tam o sırada sizi araması gibi. İkincisi, kişinin doğrudan algılayamadığı, uzakta gerçekleşen bir olayla eşzamanlı olarak deneyimlenen bir içsel yaşantı. Örneğin bir tanıdığınız birinin ya da bir yakınınızın öldüğü an o sırada içinizde hissettiğiniz bir sıkıntı gibi. Yani uzak bir yerde yaşanan bir olayı içsel olarak hissetmek, güçlü bir sezgi ya da bir imge olarak deneyimlemek. Üçüncü eşzamanlılık ise henüz gerçekleşmemiş bir olayı düşte ya da sezgisel olarak vizyonlar şeklinde deneyimlemek. Ki Jung bunlara öngörücü deneyimler diyordu. Peki Jung bu olayları neye bağlıyordu? Mekanizmayı nasıl açıklıyordu? Bunu anlayabilmek için önce Jung’un bilinçdışı kavramına şöyle bir göz atalım. Jung’a göre. İki tür bilinçdışı var. Bunlardan biri bizim içerisinde bireysel anılarımızın, deneyimlerimizin depolandığı bireysel bilinçdışımız. Fakat tek bilinçdışı bu değil. Bireysel bilinçdışının altında daha derin bir katman var. Burası da kolektif bilinçdışı. Ki kolektif bilinçdışındaki unsurlar sadece bize değil, tüm insanlığa ait. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Dünyanın her köşesinde birbirini hiç görmemiş, birbiriyle hiç tanışmamış insanlar benzer hikayeler, benzer masallar anlatmışlar. Ve her kültürde anlatılan bu hikayelerde hep bir kahraman var, bir canavar var o anlatılan hikayelerde. Birileri bilge bu hikayelerde, bilge rolünde. Her yerde, her kültürde ölüm ve yeniden doğuş hikayeleri var. Birbirleriyle hiç görüşmemiş bu insanlar nasıl aynı sembolleri üretmişler? Jung bunu kolektif bilinçdışıyla açıklıyordu. Tüm bunlar, tüm bu arketipler her birimizin zihninde bulunan ortak bir psikolojik katman olan kolektif bilinçdışından geliyordu. Bu katmandaki bu benzer evrensel örüntülere de arketipler adını veriyordu. Arkotip kavramı biraz soyut olduğu için bunu da biraz somutlaştırmak istiyorum. Arketipler insan zihninin doğuştan taşıdığı psikolojik kalıplardır. Tüm insanlık tarafından paylaşılan içsel kalıplardır bunlar ve dışarıya duygular, davranış örüntüleri, semboller olarak kendini gösterir. İnsanlık en az yüz binlerce yıldır var ve benzer deneyimler tekrar tekrar yaşandı. O kadar çok tekrarlandı ki belki de biyolojik bir iz bıraktı. Her insan doğduğunda annesi oldu. Her insan ölümle yüzleşti. Her insan bir gruptan dışlandı. Her insan tehlikeyle karşılaştı. Her insan bir şeyleri kaybetti ve yeniden başlamak zorunda kaldı. Jung’a göre bu deneyimler o kadar evrensel ve o kadar köklüdür ki insan zihninde ortak psikolojik kalıplar oluşturmuştur. İşte bu evrensel ortak psikolojik kalıplara arketipler diyoruz. Bunlar sonradan öğrenilmiyor çünkü zaten içimizde var. Ve Jung güçlü bir arketipsel temanın sadece kişinin içsel dünyasında değil, dış dünyada gerçekleşen olaylarda da kendisini gösterebileceğini düşünüyordu. Peki tüm bunları kim ayarlıyordu? Hiç kimse. Kadın böceği çağırmadı ya da böcek de kadının rüyasını etkilemedi. Jung’a göre olan şuydu: İkisi de hem kadının rüyası hem de dışarıdaki böcek aynı derin örüntünün, yani dönüşüm arketipinin farklı yüzeyleriydi. Aynı anda farklı biçimlerde ortaya çıktılar. Bunu bir örnekle anlatalım. Düşünün ki büyük bir orkestra çalıyor. Keman kendi başına çalıyor, davul kendi başına çalıyor. Birbirlerine bakmıyorlar, birbirlerini duymuyorlar. Ama aynı notayı aynı anda çalıyorlar. Bunu mümkün kılan şey kemanın davulu etkilemesi değil, ikisinin de aynı parti türü takip etmesi. Jung’a göre anlamlı rastlantılar işte tam olarak buna benzer. Bazen iç dünyamız ile dış dünyamız aynı parti türü çalarlar. Bu fikir yalnızca psikolojinin sınırları içerisinde kalmadı. Jung, ünlü Nobel ödüllü fizikçi Wolfgang Pauli ile eşzamanlılık üzerine yıllarca çalıştı. İkili, zihinsel süreçler ile fiziksel dünya arasında daha derin bir düzen olup olmadığını araştırıyordu. Onlara göre zihin ve madde birbirlerinden tamamen ayrı alanlar olmayabilirdi. Hatta her ikisi de temel bir gerçekliğin farklı görünümleri olabilirdi. Tabii bu fikirler büyük ölçüde teorik düzeyde kaldı. Jung ve Pauli eşzamanlılığın bağımsız bir ilke olduğunu kanıtlayabilecek deneysel kanıtlar ortaya koyamadılar. Öne sürdükleri örnekler ve gözlemler bilimsel düzeyde yeterli kanıt sayılmıyordu. Eşzamanlılık bugün de psikoloji dünyasında ve bilim dünyasında oldukça sert bir şekilde eleştirilir. Eleştirilerin temelinde de şu vardır: İstatistiksel olarak milyarlarca insanın yaşadığı ve her gün milyarlarca olasılığın yaşandığı dünyada birbiriyle tamamen bağımsız birtakım olayların bir araya gelmesi beklendik bir durumdur. Ayrıca insan beyni gördüklerinde anlam ve örüntü bulmaya eğilimlidir. Binlerce sıradan tesadüfü fark etmeyip sadece bizim için anlamlı olanları hatırlıyor olabiliriz. Öte yandan doğrulama yanlılığı etkisiyle bizim inancımızı destekleyen olayları daha kolay fark ederiz. Bu da tesadüflere olduğundan daha fazla anlam yüklememize yol açıyor olabilir. Peki siz ne düşünüyorsunuz bu anlamlı rastlantılar sizce bir tesadüf mü yoksa anlamlı bir buluşma mı? Arkasında daha derin, daha gizemli bağlar mı var? Sizin yaşadığınız “Bu kadar da olmaz!” dediğiniz örnek olaylar var mı? Varsa lütfen yorumlarda paylaşın. Hepsini tek tek okuyacağım.