BAŞKALARINA DAİR YARGILARIMIZ KENDİMİZE DAİR NE SÖYLÜYOR?

Gün içerisinde kullandığımız cümlelere şöyle bir baksak ne kadar çok yargılama içerdiğini görünce şaşırılabiliriz. Bu yargılamalar başkalarıyla da ilgili olabilir kendimizle ilgili de olabilir. Ne kadar çok seviyoruz değil mi Hemen yargılamayı? Etiketler yapıştırmayı, kategorize etmeyi, örneğin şunun saçına bak, ne biçim saç böyle saçma kesilir ya da şunun giyimine bak ya da şunun konuşma tarzına bak. Ay sesi ne kadar itici. Ay ne anlatıyor bu, kendisi çok mu biliyor? Evet, yargılamayı çok seviyoruz ama diğerlerinde o bizi rahatsız eden şeyler. Tüm bu cümleler, tüm bu eleştiriler aslında karşıdaki kişinin gerçekliğinden çok bizimle ilgili bir şeyler anlatıyor. Peki ama ne anlatıyor? Yunus Emre’nin şu sözünü duymuşsunuzdur. Neye bakar isen kendi yüzündür, kimde ne görürsen kendi özündür. Bunu kabul etmek ve anlamlandırmak ilk başlarda biraz zor gelebilir. Nasıl yani? Şimdi ben birisini sevmediğim de ya da birisinin bir davranışı ya da bir özelliği beni rahatsız ettiğinde. Aslında kendi yargılamalarımda kendimi mi görüyorum? Cevap Çoğu zaman evet. İzin verin açıklamaya çalışayım. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren ebeveynlerimizin, çevremizdeki insanların sözel ve sözel olmayan davranışlarını, yargılamalarını gözlemleriz. Kimi zaman da bu yargılamaların hedefi oluruz ve bu şekilde aslında kendimizi ve diğerlerini, dış dünyayı nasıl anlamlandıracağımızı öğreniriz. Şunları şunları yaparsan iyisin demektir. İyi olmak nokta nokta olmak demektir. Nokta noktan varsa sen statü sahibi iyi bir insansın. Yoksa bir hiçsin. Sevilmek için, değerli olmak için nokta nokta olmalısın ya da nokta nokta yapmalısın. Ebeveynlerimizden, öğretmenlerimizden, arkadaşlarımızdan, sosyal medyadan sen olduğun halinle yeterli ve değerli değilsin mesajı alıp dururuz. Fotoğraf ya da video çekerken filtre kullanmamızı öneren programlar, uygulamalar dahi aslında bize bunu söylüyor. Sen olduğun halinle iyi değilsin, iyisi mi bir filtre kullan daha güzel gözükür. Buradan yola çıkarak en acımasız yargılamaları önce kendimize yaparız.

Kendimizi içten içe yetersiz ve değersiz gördüğümüzde olduğumuz gibi kabul edemediğimiz de. Her insanın eksileri ve artıları olduğunu, bunun çok doğal olduğunu, tüm bunlarla aslında insanın bir bütün olarak değerli olduğu gerçeğini kabul etmekte zorlanırız. Çünkü bizi de olduğumuz şeklimiz de kabul etmemişlerdir. Don Miguel Ruiz Dört Anlaşma adlı kitabında şöyle der Herkesin hayatı bizim gördüğümüz gibi gördüğünü varsayıyoruz. Başkalarının bizim düşündüğümüz gibi düşündüğünü, bizim hissettiğimiz gibi hissettiğini, yargıladığımız şekilde yargıladığı varsayıyoruz. Bu, insanların yaptığı en büyük varsayımdır. Bu yüzden başkalarının yanında kendimiz olmaktan da korkarız. Çünkü başkalarının bizi yargılayacağını, bizi mağdur edeceğini, kötüye kullanacağını ve kendimize yaptığımız gibi bizi suçlayacağını düşünüyoruz. Kendimizde kabul edemediğimiz, görmeye dahi tahammülümüz olmadığı, yok saydığımız, bastırdığımız, inkar ettiğimiz bu özelliklerimiz gölge benliğimizi oluşturur. Carl Jung kişiliğin bu üvey evlat muamelesi yapılan, sahiplenilmeyen yönlerine gölge der. Çocukluğumuzdan itibaren bastırdığımız bu özellikleri yok saymaya o kadar çok alışmışızdır ki, o kadar çok daha doğrusu bastırılmışızdır ki bu özellikleri bir süre sonra bilinçli zihnimiz artık onların orada olduğunu unutur. Ancak gölgemiz rahat durmaz. Fark edilmek ister. Bu yüzden de sıklıkla kendini göstermeye çalışır. Peki bunu nasıl yapar? Kendini başkalarına yansıtarak başkaları hakkında bizi rahatsız eden her şey bizi kendimiz hakkında bir anlayışa götürebilir der Carl Jung. Eğer kendinle barışık değilsen, bastığın gölge yönler, diğerlerinin sözleri, davranışları, çeşitli özellikleri yoluyla seni tetikleyerek yüzeye çıkmaya çalışır. Bazen de kendimizi başkalarıyla kavga ederek var etmeye çalışırız. Kendimizi onu kullanarak yüceltmeye çalışarak. Yani diğerine ne kadar da kötü derken aslında içten içe. Ama bakın ben öyle değilim, ben ne kadar da iyiyim diyoruz ve belki de bu şekilde kendi içimizdeki o eksiklik ya da kötülük tırnak içinde duygularıyla savaşıyoruz.

Diğerini suçlarken ya da yargılarken aslında adeta kendimize ve çevreye şunu kanıtlamaya çalışıyoruzdur. Bakın kötü olan, ahlaksız olan ya da eksik olan o ben değilim. Aslında zaten çevredekiler de bizi öyle görmemektedir. Ama biz kendi içimizde sahip olmak istemediğimiz o özelliklerle o kadar çok savaşmaktayızdır ki çareyi başkalarına saldırmakta buluruz bununla baş edebilmek için. Görmeye tahammülümüzün olmadığı o özelliklerimizi başkalarında görür ve tetikleniriz. Oysa tüm yönlerimizi kabul edebilsek, gölgede bıraktığımız, sevmediğimiz, istemediğimiz o özelliklerimize de şefkat gösterebilsek. Onların orada var olmasının ille de davranışa dönüşmek zorunda olmadığını ya gölgen ya da dışarıya yansıttığı cici tarafın olmak zorunda olmadığını. Aslında senin bunların ikisinin bir bütünü olduğunu kabul edebilsek. Kendimizle barışa bilsek yani. O zaman bu sıkıntıyı dışarıya yansıtma ihtiyacı da duymayacağız. Kendisiyle sorunu olmayan insanların çoğu zaman diğerleriyle de sorunu yoktur. Çünkü buna ihtiyacı yoktur. Kendini de diğerlerini de olduğu gibi kabul etmekte sorun yaşamazlar. Odak noktaları diğerlerinin kusurları değildir. Herkesin bir gölgesi vardır ancak herkes bununla yüzleşmek istemeyebilir ya da buna hazır olmayabilir. Aslında gölge bir hazinedir. Gölgesini fark eden ve onunla barışan kişi huzur bulur. Huzuru hep aydınlıkta, mükemmellikte ararız. Oysaki o en karanlık kuytularda bakmayı en son düşündüğümüz yerde kendi karanlık yönlerimiz de gölgemizdedir. Eğer kendi gölgenizle tanışmak istiyorsanız nereye bakacağınızı artık biliyorsunuz. Gölge Etkisi kitabının önsözünde Jungian analist Didem Çivici şöyle diyor. Sadece eleştirilerimizde değil, bağımlılıklarımızda, ilişkilerimizde, rüyalarımızda, fantezilerimizde ve belki de en çok düşman dediklerimizde hayat buluyor gölge. O zaman şöyle bir düşünelim sizi en çok kim ya da ne rahatsız ediyor? En çok kimleri, neden yargılarsınız? Hangi özellikleri yüzünden, neye ya da nelere tahammülünüz yok?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir